Solda anjiyo ve Ameliyat…/Cemal Öztürk

cemal öztürkBu yazının bir taslağını sosyal medyada paylaşırken Mehmet Tanju Akad, aşağıdaki yorumu yaptı.

Bir iktisatçıdan duymak istediğim tam da bu “artı değer dışında sayısız sömürü ve kaynak aktarma mekanizmanın varlığını” bir uzman kişinin onaylamasıydı.

(“Marks’ın derdi öncelikle kapitalizmin özünü teorik olarak ortaya çıkarmaktı. Bu sırada bakışı siyasi olmaktan çıkar, akademik bir tutarlılık peşinde koşar. Bulduğu öz artı değerdir. Bunun sermayenin organik bileşimi içindeki yerini ortaya koymaya çalışır. Kapital’in ikinci cildi bu nedenle aşırı sıkıcı ve tekniktir. Daha sonra üçüncü ciltte gerçek dünyaya dönmeye başlar. Tabii, 19. yüzyılda üretim sermayesi esas idi. Daha sonra mali sermaye öne çıkacaktı. Lenin’de bunun ipuçları vardır. O emperyalizmin sömürgecilikten farkını anlamıştı. Ama Lenin için her şey politikaya hizmet ediyordu ve polemikçi yanı ağır basar. Zaten Büyük savaş çıktıktan sonra on yıl yaşadı, hepsi de büyük sarsıntılarla geçti…..O dönemden beri Mali sermaye çok hızlı gelişip dünya hâkimiyeti sağladı. Her türlü yatırımı kontrolü altına almaya başladı. Ulus devletlerin yıkılması da bu politikanın parçasıdır. Metropollerde ulus devlet zaten onlarındır. Güçlü olmalıdır. Yıkılmak istenen ulus devlet onlara taş koyma olasılığı olanlardır. İki dünya savaşı ABD mali sermayesini dünyaya hâkim kıldı ama bunun mücadelesi 100 yıl dünyanın her köşesinde farklı biçimde sürüyor. Önce dolar (federal rezerv) büyük sermayeye verildi. Akabinde, 1929 krizi ABD’de tekelleşmeyi ileri götürdü. İlk dört sene parmaklarını kıpırdatmadan 5.000 küçük bankanın iflasını seyrettiler. Sonra aşama aşama regülasyonları kaldırdılar, dünyaya yayıldılar ve hala direnen birkaç ülkeyi de bombalayarak yıktılar. Bu süreçte, kaynakların doğrudan ele geçirilmesi de bir faktör oldu. Bu arada, artı değer dışında sayısız sömürü ve kaynak aktarma mekanizması vardır. Sadece bir örnek vereyim. Tarım ve sanayi malları arasında fiyat makasını açarsanız, tarımdan sanayiye muazzam kaynak aktarırsınız. On ton buğdaya bir traktör yerine elli ton buğdaya bir traktör alamazsınız. Yani artı değer her şey değildir. Olamaz. Toplum çok karmaşıktır.”)

Bu kısa açıklamadan sonra konuya giriş için önce Marksizm’in sorunlar dizisinden birkaçını anımsayarak işe başlayalım:

1-Marks’ın İngiltere’de ilk proleter sosyalist devrim beklentisi teorik bir yanılgıdan dolayı gerçekleşemedi.

2-“Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan işçi sınıfının” enternasyonal beklentisi de yerini, finans sermayenin dünya ölçeğindeki dayanışmasına bıraktı.

3-Marksın öngörülerinin aksine 20.yy da meydana gelen devrimlerin (Sovyet, Türk ve Çin vb.) hepsi de ulusal demokratik devrimlerdi.

4-İşçi sınıfı partisine öncülük eden bilgi ve birikim sahibi aydınların da zamanla mevcut toplumun bürokratik devlet yapısına dönüştüğü gerçeği Marksizm’in bugün için sorgulanması gereken ciddi sorunların başında gelir.

5-Kapitalizmin katastrofik çöküş teorisi de salt bir varsayımdan öteye gidemedi.

6- Artı değer sömürüsünün de tek başına kapitalist emperyalist dönemi açıklamaya yetmediğini görmekteyiz ne yazık ki! Çünkü her gün başka sömürü mekanizmaları da icat edilmektedir.

Saydığım bu yanılgılara rağmen yine de Marksizm’in kendi çağını büyük oranda etkilediğini özellikle ütopik sosyalistler üzerinde “bilimsel sosyalizm” söylemiyle uzun vadede ezici bir üstünlük sağladığını teslim etmeliyim. Bugünkü deneyimlerin ışığında belirtmemiz gerekir ki sosyalizm sadece üretim araçlarının toplumsal mülkiyetiyle gerçekleşemez. İşin yeni teknolojik buluş ve verimlilik yönü kadar bir de etik, hukuki ve siyasal boyutu vardır. İsteklerimizin ve devletin uygarca yönetim biçimi her zaman aklın ve sevginin siyaset kılavuzuna bağlıdır. Ne var ki sevginin yerini şiddet, aklın yerini de entrikacı zekâ alırsa o zaman seyreyle kör dövüşünü.

Çünkü insan gerçeği hem üretim güçleri hem de üretim ilişkileri içinde yerini aldığından hem öznel hem de nesnel yönüyle işin içindedir. İşte insanın bu ikili konumu, sosyalizme bir bilim gözüyle bakmaktan öte daha çok rasyonel bir pencereden bakmamızı gerektirir. Çünkü isteklerimizin yönetim biçimi öncelikle ekonomik olduğu kadar siyasal ve ahlakidir de. Bu siyasal tercihler karşısında tıpkı doğa bilimlerdeki gibi nesnel olmamız mümkün değildir. Nitekim emek mücadelesinin iradi olarak yükselişe geçtiği dönemlerde, sosyal devletin veya sosyal demokrasisinin de birçok kazanımlar elde ettiğini görmekteyiz.

*

19.yy da Marksın ortaya koyduğu “artı değer” kavramı gerçekten bütün sömürü biçimlerini anlamamıza yeter mi?

Bu artı değer kavramının, üretim ekonomisinin ve ulusal yapıların tasfiye edildiği bir dönemde birçok şeyi görmemize engel olmaya başladığı kanısındayım. Bu savı destekleyen birçok örnek verebiliriz. Mesela NATO niçin var? Gladyo ve ona bağlı örgütlerin takviyesi, artı değer sömürüsünün tıpkı sermayenin rekabetçi dönemde olduğu gibi tek başına yürümediğini mi kanıtlar? Ortaya çıkan polisiye/ militarist devlet biçimi bu kez toplam üretim, vergi ve kaynaklar üzerinden tolumun geniş kesimlerini sömürüyor olmasın. Doğaldır ki kamu yararını kollayan yetkin bir mali denetim sistemi henüz oluşmamışsa eğer.

Cemaat ve tarikatların artı değerle ilişkisi ne olabilir acaba? Emperyalizmin “böl ve yönet” ilkesini göz önüne aldığımızda, etnik milliyetçilik, mezhepçilik artı değerin tamamlayıcı birer uzantısı olmasın? Burada ulusun üretim ekonomisi ve ulusal eğitimden yoksun kalması bizzat iktidara getirilen siyasal yönetimler tarafından programlanmaktadır.

Liberaller, neoconlar, dindarlar hatta sosyal demokratlar niçin hep sermayenin satın alma ve silah satma özgürlünü savunmaktalar? Çağımızda sürdürülen hâkimiyet savaşları niçin kendisine yeni vekâlet savaşçıları hazırlamıştır? Burada ideolojik hegemonyanın öncelikle sömürünün asıl teminat mektubu olduğunu tespit etmek zorundayız. İşin özü, kapitalizmin girişimci şifrelerini bu gün tam olarak biliyor muyuz?

Pazarlık payı
Sus payı
Aslan payı nedir?

Artı değerden daha başka sömürü biçimleri yok mudur gerçekten?

Tıpkı bir insanı öldürmenin bin bir biçimine (kılıç, ok, silah, zehir, radyasyon, cehalet vs. ile ) göre silahlardan bahsedeceğimiz gibi ideolojik silahlar ile teknolojik silahlar diye kategorik bir ayrım da yapabiliriz. Burada cehalet elbette ki daha yavaş öldüren bir yöntem olsa gerek. Bir virüsün bakteri genomuna yerleşmesi neyse cehaletin de belli siyasal, dinsel öğretilere yerleştirilerek zihinlere zerk edilmesi de odur.

Bilindiği üzere simbiyotik (birlikte yaşayan) canlı türleri arasında üç çeşit ilişki mevcuttur.

A) Kommensalizm (sığıntılık): Birlikte yaşayan türlerden biri birliktelikten yarar sağlarken öteki tür yarar ya da zarar görmez.

B) Mutualizm (Karşılıklı yardımlaşma) : Beraber yaşayan iki ayrı tür de birliktelikten yarar sağlarlar.

C) Parazitizm (asalaklık): Beraber yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür. Ancak aynı tür içindeki insan toplumlarındaki parazitlik durumu kendine özeldir.

Burada çağımızdaki “ücretli kölenin” belki karnı doymaktadır ama efendilerin kazançları daha çok kendi aç gözlülüğü oranında artmaktadır. Zaten başlangıçta “ilkel komünal toplum” salt avcılık ve toplayıcılık ile geçimini sürdürdüğünden henüz ortada biriktirilmiş bir bilgi, servet ve mülkiyet olgusu yoktu. Yabanıllıktan (barbarlıktan) uygarlığa geçiş de el emeği ve iş bölümünün gelişmesiyle mümkün olmuştur. Kendini bilmek, ahlak, hukuk ve siyaset gibi aklın ve arzuların siyaset kılavuzu bu minval üzere devreye girmiş oldu. İnsanın insan olması tarihsel bir evrim sürecinde dile gelmek ve el emeğinin evrimi sayesinde gerçekleşti. Erdemli insanın eğitimi için bugün emeğin büyük bir değer olduğunu ne yazık ki hala kimse vaaz edemiyor. Ve bunu ahlaki eylemleriyle hayata geçiremiyor. Bizim bugünkü sorunumuz sermayenin doymak bilmez bir “güç istenci” nedeniyle doğaya, topluma (tarihe/tanrıya), insana saygısını büsbütün yitirmiş olmasıdır.

*

Her sömürü türü bir insan hakkı ya da başlı başına bir sınır ihlalidir. Her sınır ihlali bir “iç savaş” sebebidir. Her iç savaş güçlü olanın bir ayrıcalıklı üst sınıfa atlama çabasıdır. Marksın sömürüsüz, savaşsız ve sınıfsız dünya tasarımında güç kullanımı da dâhil her türlü mücadele yöntemi zorunludur. Barış için elbette ilkesel düzeyde savaşmaya kimse kolay kolay itiraz edemez.

Ancak “devrim durumdan” sonra devleti ele geçirmiş “proletarya diktatörlüğü” ne yazık ki yeni bir Firavun-Karun ve Ruhban sınıfı işbirliğine kilitlenip kalmaktadır. İşçi sınıfına öncülük yapan aydınlar bu kez yenidünyanın efendileri olmaktan öteye gidemiyorlar. Sermaye ve bilgi birikimi (1) her defasında süper egoların saltanatının teminat mektubu olma rolünü oynamaya devam etmektedir. Proletarya diktatörlüğünün Sovyet deneyimine baktığımızda, tıpkı Osmanlının “devletin (saltanatın) bekası için kardeş katli vaciptir” uygulamasına benzer bir yoldaşlar arası hesaplaşmaya dönüştüğünü görmekteyiz(2).

Görünen o ki Musa’nın on emrinde sayılan haksızlıkları bile bu günkü post modern ruhban medyası bin bir nihilist yaklaşımla göz ardı edebilmektedir. Birçok burjuva felsefi ve sanatsal düşünceyi inceledim. Gördüm ki nihilizm sömürünün olmazsa olmaz geleneksel ideolojik ana akımıdır. Nihilizm hakikat saygısının karşıt kutbudur. Her türlü insani ve medeni değerlerin inkârıdır. Çünkü işine öyle geliyordur. Nihilizm tüm sınıflı toplumların ana karakteristiğidir. “Abdestli kapitalizmde”, şirketlerin bunca insan hayatının üzerinde olması, acaba diyorum bu da bir çeşit şirk midir

Nihilizm bazen muhafazakâr ambalajlara dahi bürünebilir. Firavun-Karun-Ruhban sınıfı işbirliği düzeninde ahlaki değerle ekonomik değer sürekli çatışma içindedir. Estetik değerle etik değer de sürekli çatışma içindedir. Ruhban sınıfı denilince sadece papaz, imam gibi din adamları anlaşılmasın sakın. Mali sermayenin emrine girmiş liberal, neocon (yeni muhafazakâr), etnik milliyetçi, mezhepçi yazar-yönetici ve tüm sosyal mühendisleri de bu tanımlamanın içine katmamız gerekecek bundan sonra.

Çünkü Firavun-Karun-Ruhban sınıfı işbirliği, sömürü mekanizmasının geleneksel ve köklü en eski biçimidir. Tarih içinde giderek geliştirilen “ideolojik hegemonya” ile teknolojik donanımın devletin biçimini tayin etmede rol oynayan önemli aygıtlar olduğunu görmekteyiz. Bir örnek vermek açıklayıcı olabilir sanırım: Eskiden mahalle bekçisi varken bu gün daha çok dijital kamera sistemi ile daha kitlesel bir izleme yapmak mümkündür. Ancak devletin teknolojik gelişmeye koşut olarak yetkinleşmesi mutlaka adalet açısından yetkinleşmesinin de güvencesi değildir.

Artık kimse kimseyi dinlemiyor
Sadece telefonlarımız dinleniyor.

Oysaki sosyal adaletin teminatı, kamusal üst iradenin kendi içinde birçok demokratik denetim mekanizmasını oluşturmaya bağlıdır. Kuvvetler ayrımı, özerk kurumlar ve özgür basın birer meta aracı olmaya başladığı anda eğitim, sağlık ve güvenlik paralı olduğunda bu kez herkes için gerekli olan sosyal sosyal adalet sadece sınırsız bir güç istencinin, dış ve iç mihrakların emrine verilmiş demektir.

Hiç kuşkusuz ki burada belirleyici olan ideolojik hegemonya kendisini topluma kabul ettirecek pek çok makyaja başvurur. Ruhban medyasına alternatif eleştirel bir aklın özgür varlığı ne kadar gelişmeye açıksa etik toplumcu bir uygarlığın güvence altına alınması o oranda olası görünüyor. Eleştirel aklın özgürlüğü içinde: 1-Kuşku, 2-Sorgulama, 3-Sorumluluk 4-Hakikat saygısı 5-Arınma (katharsis) gibi önemli işlevler açığa çıkar zamanla.

Eleştirel aklın özgürlüğü olmasaydı eğer, yeryüzü bize sadece bir ahır olabilirdi. Firavun-Karun-Ruhban sınıfı işbirliğine eleştirel bakış, hiç kuşkusuz ki özerk bir ahlaki aklın lütfüdür sadece. Bunun için her şeyden önce; paraya, partiye, patrona veya başka bir otoriteye (Pentagon’a) boyun eğmek zorunda kalmayacaksın. Ben, evrensel bir insani boyutta özgürlük denince sadece bu yüksek kişiliğin kısmen de olsa açığa çıkabilme y/etkinliğini anlamaktayım.

Ana konumuza tekrar dönecek olursak, Marksın artı değer kavramı neredeyse emperyalizmin birçok faaliyetini gözlerden uzak kalmasına yol açmıştır bu gün. Kuru bir işçi sınıfı edebiyatı, çoğu zaman tüm ulusun yoksullaşmasını, günden güne kan kaybetmesini engelleyemedi nitekim. Ulusal çıkarları savunanların “ırkçı, faşist, kafatasçı” diye yaftalanması kuşkusuz ki liberal kurmaylar tarafından bilinçli bir değersizleştirme faaliyetiydi. En azından Türkiye’de 24 ocak karalarını savunmayan parti ve aydın kalmadı neredeyse. Kemal Derviş, hem sosyal demokratların hem de siyasal İslamcıların ortak reçetesi sayılmaktadır uzun yıllardır. Üretim ekonomisinin dahi tasfiye edildiği bir dönemde, bizim Ortodoks Marksistlerimiz hala fabrikada sömürülen proleter arayışına çıkadursun biz aşağıdaki çeşitli sömürü ve kaynak aktarma mekanizmalarını göz önüne sermekle yetinelim:

1.Bireyler, sınıflar ve uluslar arası tipik hırsızlıkları saymaya kalksaydık günlük kalın defterler tutmak zorunda kalırdık.

2.Kamu arazilerini yağmalamak, doğal kaynakları gasp etmek için bitmeyen ganimet savaşlarına tanık olduk.

3. Uluslar arası pazar paylaşım savaşları ve kartel antlaşmaları yeni sömürü imkânları demektir.

4.Kambiyo ve borsa oyunları daha çok bir kumar ekonomisini çağrıştırmaktadır.

5.Büyük kentlerde konut, dükkân kirası kadar faiz mekanizmaları ticaretin en eski bilindik yöntemidir.

6.Devlet ihaleleri, pirimitif akümülasyonun (ilksel birikimin) önemli bir aracıdır (3).

7.Kaçakçılığın her çeşidi. (Uyuşturucu, silah, mal ve vergi kaçırma dâhil).

8. Devlet aygıtını ele geçiren siyasal kadronun yurttaşını gerek fahiş vergilendirme ve gerekse silah altına alma yetkisini halka rağmen kullanabilmesini nasıl göz ardı edebiliriz?

Gelir vergisi ile dolaylı tüketim vergileri arasında adil bir oranlama zaten söz konusu değildir. Toplanan vergiler, gelirler de yine toplumun, güvenlik, adalet, eğitim ve sağlık harcamalarında yerli yerinde kullanılıyor mu pekiyi? Bütün bu ekstra sömürü türlerini göz ardı ederek gözünü sadece fabrikadaki artı değer sömürüsüne dikmek çoğu Ortodoks Marksist’in iktisadi kamu işletmelerinin haraç mezat satılmasına dahi kayıtsız bırakmıştır. Kaldı ki üretim ekonomisinin tasfiye edilmek istendiği ülkemizde; Sakıp sabancı gibi “ ben on binlerce işçiye iş sağladım, asıl sosyalist benim” diye övünen üretici iş adamlarını bile artık mumla arar durumdayız.

Demek ki halk yığınları, beterin beterini görmedikçe bir önceki dönemde kazanılmış hakların ve süredurumun değerini de anlayamıyor. Şimdi milyonlarca işsiz güçsüz takımı “ben artı değer sömürüsüne razıyım, yeter ki çalışayım” diyor mu, demiyor mu?

Bizim okumadan kulaktan dolma Marksistlerimiz arasından, artı değerden başka sömürü tipi tanımazken halkın yoksullaşmasını bile burjuvazinin mezar kazıcılığı olarak yorumlayanlar bile oldu. Şu soruları bir gün sorduklarını gördünüz mü?

Soru-1:ABD, niçin bize yaygın bir para birimi olarak dDoları dayatmaktadır. Bunun artı değerle ne ilgisi var?

Soru-2:Acaba Marksın artı değer kavramı tek başına yeterli olmadığı için mi onca darbeler tezgâhlanmakta?

Soru-3: Devlet yönetimini ele geçirmekle suyun başını tutmak aynı şey midir?

Soru-4: Bir siyasal parti, ulusun değişik kesimlerinden oy aldığına göre bir devlet başkanı hangi sınıfı temsil eder?

Bu sorulara yanıt ararken dar bir işçi sınıfı edebiyatı bize yeter mi? İnsan olmak hem doğal gereksinim hem kültürel kodlara bağlı ise ekonomi ve eğitimi nasıl göz ardı edersiniz? İnsan olmanın bir kimlik bir de kişilik boyutu vardır kuşkusuz. Kimlik boyutu, ulusal dil, sınıfsal (mesleki üretim), cinsel ve dinsel köklere kadar iner. Kişilik boyutu, kalıtsal, ruhsal eğilim, eğitim, öğretim, donatım ve deneyime dek birçok etkileşim altındadır.

Soru-5:Çağımızda, ulusal ve hatta bölgesel ittifaklar içinde savunma yapmadan anti-emperyalist olmak mümkün mü?

*

Ulusal bilinç de sınıfsal bilinç de insan aklının geçmişini anımsaması ve geleceğini kurgulamasının bir sonucudur.

Ulusal bilinç, tarihsel, kültürel, toplumsal insanın hem özneleşmesi hem de nesneleşmesidir. Ulusal bağımsızlık ve özgürlük çatısı, tüm sınıfların ortak değerler uzlaşmasına ve sözleşmesine dayanır. Dil, tarih, pazar ve birlikte yaşama birliği ulusun biriktirilmiş serveti ve sermayesidir. Eğer ortada bu tür bir kolektif aksiyon yoksa o halk başkalarının kölesidir.

O halde ulusal bağımsızlık ve özgürlüğün simgesi olan bayrak tarihsel bir var oluşun devamlılığını simgeler. Ulusu meydana getiren tüm toplumsal tabakaların standardı bu önceden belirlenmiş hukuk ve ahlak normlarına göre değerlendirilebilir. Ulusun bir bileşeni olan işbirlikçi sınıflarla çatışma da bu arada kaçınılmazdır. Burada belirleyici olan kötülük, azınlığın çoğunluk üzerindeki kültürel hegemonyasıdır. Emek mücadelesi de zaten ezilenlerin ezenlere karşı mücadelesidir.

Emek mücadelesi toplumun sadece belli bir tabakasına indirgenemez. Sadece yoksulun değil, bazen varsıl insanların da ortaya koyduğu emeği asla göz ardı etmeyeceksin. Özellikle bilimde, sanatta ve sanayide bunun birçok örneğine rastlayabilirsiniz.

Bu ilkesel düzeyde insana bakışın bir gereğidir. Köylü, esnaf, memur, bürokrat ya da küçük burjuva türü sınıfsal konumuna göre değil, mesleki üretici yönü ve gerçeğe saygısıyla insanları değerlendirmek esastır.

Her ulusun farklı sınıflara mensup yurttaşları ancak bağlı oldukları kolektif aksiyon sayesinde yaşamsal etkinliklerini sürdürebilir. Eğitim, iş bulma ve mesleki yaratıcılıklarını sergileme imkânını elde bulundururlar.
Bir Alman veya İngiliz işçisinin ekonomik standardı kendi kamusal iradesinin sağladığı refahtan payını alır. Bu olgu işçi sınıfının enternasyonal olma isteğinin önündeki asıl engeldir.

İnsanın arzu ve iradesi onu olması gereken daha idealist bir dünyanın üyesi yapar. Kuşkusuz ki laik hukuk ve ahlaki akıl erdemli insanı eğitmenin bir çeşit yöntembilimidir. Ahlaki akıl, aslında teorik ve pratik aklın birliği olarak eylemlerimize yansımaktadır.

Devletin görevi tek tip (ne teist, ne deist, ne ateist, ne agnostik) insan yetiştirmek olamaz. Çünkü insanın kendini bilmesi ve tanıması süreci insanlığın yarattığı bütün bir irfandan nasiplenmesiyle mümkündür.

Azın özü, Marksizm ötesi yeniden bir “toplumcu yurtseverlik” açılımına ihtiyacımız vardır. Çünkü Marksın tutarlı ne bir insan doğası (4), ne bir ulus, ne bir ahlak, ne de bir hukuk kuramı olmadığına göre biz geleceğin toplumunu daha çok aynı eğilimdeki insanları ortak ilkeler, değerler (5) etrafında toparlayacak yeni bir uygarlık ekseni belirlemek durumundayız.

Çünkü kapitalist-emperyalist sistem barbarlığı, buna karşı olanlar da uygarlığı savunmaya zorunludurlar. Çünkü tarih felsefesi, nihilistler ile etik toplumcuların çatışmasından ibarettir.

Kaynaklar:

1- Jan Waclaw Makhayvski, Aydınlar Sosyalizmi, İhya Kahraman Ayrıntı yayınları, 2016

2-Troçki İstanbul’da, Ömer sami Coşar,Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010

3-Yalçın Küçük, Primitif Akümülasyon (İlk ya da İlkel birikim) üzerine. ( 22-03-2013 Aydınlık Gaz.)

4-Kaan Arslanoğlu, Evrimci Açıdan Din, Psikoloji, Siyaset, İthaki Yayınları-2016

5- -Hilmi Ziya Ülken, Bilgi Ve Değer, Doğubatı yayınları, Mart 2016

Cemal Öztürk

SOLİTİRAZ.COM

Bilgi Nedir?

Dış dünyadaki nesnelerin, olguların, olayların gerek fiziksel gerekse yapısal özelliklerinin özne tarafından kavranması, keşfedilmesi, var olan verilerden yola çıkarak zihinsel işlemlerle yeni tasarımların yapılması sonucunda ortaya çıkan bilinç ürünüdür. Matematiksel ve mantıksal yasalara dayanan bilgi asla kişisel kanılara (sana, bana, ona) göre değişmez.

Değer Nedir

Bir şeyin (bilgi, duygu, varlıklar) ihtiyacımıza cevap veren nitel durumudur.

Değerler, insanların mutlaka peşinden koştuğu şeylerdir. 1. Doğruluk ve gerçeklik (epistemolojik) 2. İyi ve kötü (etik) 3.Güzel ve çirkin (estetik) 4. Yararlı veya zararlı olma konusu ( Ekonomik değer). Bir bilgi, bir iyilik, bir güzellik, bir gerçeklik bilincimizde ancak anlam ertesinde değeri kavrandığı oranda aydınlanmamıza katkıda bulunur.

Evrende herhangi bir yargı bildiren bir önerme de bilgidir.

Ancak bu kurgusal da olabilir kılgısal da. Bizimle ilgisiz gibi duran her hangi bir bilgi veya eşya türünün, ona ne zaman ihtiyaç duysak birden değer kazandığını çoğumuz fark etmişidir.

Suyun kimyası ve fiziksel özellikleri çoğu insanı belki de hiç ilgilendirmez. Ne zaman ki arıtma cihazı biçiminde karşımıza çıksa işte bu kez ekonomik bir değer kazanır ister istemez. Çünkü su içmek herkes için zorunlu bir ihtiyaçtır.

Ve su yaşamak için gerekli dirimsel ve ekonomik bir değeri ifade eder. Bir üçgenin iç açıları toplamı 180º dir. Bu önerme sadece bir bilgidir. Ne zaman ki öğrenci sınıfını geçmek üzere onu öğrenmek zorunda kalsa veya mesleki olarak uygulaması gerekse bu kez bu bilgi değere dönüştü diyebiliriz.

O halde mikro ve makro düzeydeki evrenle ilgili tüm bilgiler epistemoloji (bilgi kuramı) ile ve insan için gerekli tüm maddi ve manevi konular da aksiyoloji (değer bilimi) konusu içinde yerini alır. Kant için insan aklının üç yetisi var 1-Tasavvur, 2-Arzu 3-His.

Nitekim Kant’ta üç tür aklın kritik etme biçimi vardır. Saf aklın eleştirisi bilgi kuramıyla, pratik aklın eleştirisi ahlak felsefesiyle, yargı gücünün eleştirisi de estetikle ilişkilidir. O halde etik ve estetik konular aksiyolojiktir. Hamilton’a göre insan bilinci birbirinden kesin sınırlarla ayrılan üç bölgeden ibarettir: Zihin, irade, duygululuk. Doğa bilimleri ise sadece doğrulanma ve yanlışlanma yönünden araştırma konusu olduğundan nesneldir. Oysa iyi ile kötü, güzel ile çirkin ise bir değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada önemli bir incelik daha vardır ki o da bilginin de öznenin ihtiyacına göre her an değere dönüşebileceği ihtimalidir. Bu durum daha çok inanç alanında kendini gösterir. Nitekim bilimselliğin ölçütü olan doğru ve yanlış, ahlak felsefesinde karşımıza çıktığında bu kez dürüstlük mertebesinde ilgilendirecektir bizi.

Uzun boylu akademik tartışmaların, bilgi kuramlarının halkın gözünde fazla bir değeri, önemi olmayabilir. Ne zaman ki kişinin yaşamında gerekli yerini alırsa o artık bir değerdir. Marks’ın akademik olarak kılı kırk yaran Kapital’i de böyledir. Ne sermayenin organik bileşimi, ne metaların tekrar paraya dönüşüm süreci bir işçinin manevi dünyasında yer almaz. Ne zaman ki siz emeğin ve alın terinin karşılığının hakkıyla verilmediğini söylerseniz bu yaklaşım ancak halka nüfuz edebilir. Zira halkın ahlakilik mantığında hırsızlık hem günah ve hukuki olarak da suçtur. Değer ile gerçeği de birbirinden ayırt etmek gerekirse şöyle örnek verilebilir. Hayat bir biyolojist için gerçek, fakat yaşayan için bir değerdir. Gerçeklikte öznenin görevi sadece objeyi tespit etmektir. Ben bu kalemi görüyorum cümlesinde gören ve görülen birbirinden bağımsızdır. Fakat ben bu kalemi istiyorum, beğeniyorum, alacağım denildiğinde bu bir eylemi ifade eder ki bu da bir değerdir. Birinci cümlede bir durum saptaması, ikinci cümlede bir eylem söz konusudur. İnsandaki her ihtiyaç bir arzuyu ve her arzu da bir bulunmayış haline yönelmemizi güdümler.

Bilgi teorisine göre, süje obje ile temas halindedir. Yani süje objeyi içkin olarak kavrar. Değer teorisindeyse süje objeden ayrılmıştır. Aşkın ve hazır olmayan obje ile süjenin arasına duyu verileri girmiştir. Duyu verileri, bilgi teorisinde algı ile kavranan şeyler, hayaller, kavramlar halinde bütün verilmiş evrendir. Oysa ki değerde ihtiyaç duyan süje, bulunmayan obje ile tamamlandığı için, her değer sürecinde süje ile bulunmayan obje arasında duyu verileri ve arzular bu objelerin tamamlayıcıları ve içerikleri görevini görürler.

Şu halde, her değerde üç farklı alan vardır (5) :

1-Aşkın, kendi başına nesne alanı ki ihtiyacın yöneldiği “bulunmayış”, kendisinden yoksun olduğumuz belirlenmemiş şeydir.

2-Bulunmayan nesneyi zaman içinde gerçekleştiren bilinç verileri, arzular, değerin içeriğini teşkil eder.

3-Ben, nesneye yönelen öznel güç alanıdır.

Değerler alanı duyulur âlemden duyulur olmayan âleme, gerçekten ideale yönelen bir eylem içinde gelişir. İnsan yaşamı, mümkün olanla imkânsız arasında sürekli gidip gelen bir gerilim halidir. Hepimiz sürekli olarak mümkün olanla imkânsız arasında bir imtihan halindeyizdir.

***

Jan Waclaw Makhaysvski’nin Aydınlar Sosyalizmi (3) adlı kitabını ilk çıktığında büyük bir merak, ilgi ve iştiyak içinde okumuştum. Sovyetlerin bürokratik akıbetini yetmiş yıl önceden isabetle öngörmüştür.

Her ne kadar kutsal kitaplardaki dogmalar eleştiri dışında tutulmak istense de Tanrıya inanmaktaki en büyük sorun ” geri bildirim” mekanizmasının yokluğudur. Dinler bu bağlamda dipsiz birer kuyudur.

Ne var ki Marksizm’in yine de en olumlu yanı, teori ve pratiğin birliğine dayanmasıdır. Yani salt kurgusal bir kurama dayanmayıp kılgısal düzeyde deney ve gözleme açık olmasıdır. Salt bu cihetle Marksizm’in büyük bölümü (yanlış, yanılgı ve yanılsamaları sebebiyle) bu gün geri dönüşüm kutusuna atılmadan tarihsel dersler ışığında insanlığın sorun çözme arayışları yeniden gündeme oturamaz.

Günümüzde devam edecek sosyalizm arayışları geçmişteki tarihsel deneyim ve birikimlerin yanı sıra mutlaka ahlak felsefesi temeline de oturmalıdır. Mevcut kültürel hegemonya karşısında başka türlü halkın rızasını almak mümkün değildir.

Zaten dikkat ederseniz, kapitalist hegemonya halkın rızasını alırken bütün bir toplumun etik değer ve ekonomik yararı adına hareket ettiğini söylemesi boşuna değildir. Tamam, bunun büyük bir aldatmaca olduğunu söylemek mümkün ama asıl büyük çoğunluğu temsil eden yurtsever toplumcuların bu konuda daha tutarlı olması gerekmez mi? İkinci adım, ahlak felsefesi zamanla kendi hukukunu yaratmalıdır. (Aklın siyaset kılavuzu ne yazık ki Marks’ın “alt yapı ve üst yapı kurumu” diye kabataslak kavramları karşısında neredeyse uzun yıllardır bloke olmuş durumda.)

Kendisini kurtaramayan bir sınıfın insanlığı kurtarması düşünülemez. İnsanlığın kurtuluşu beklide karma sınıflara mensup seçkin, sağlam ve aklın namusunu kirletmeyen üyeler tarafından mümkündür ancak. Marksın uzun süre “bilimsel sosyalizm” varsayımıyla ütopik sosyalistlerin ülkücü boyutunu ve insancıl enerjisini soğurduğu kanısındayım.

Ütopik sosyalistlere iade-i-itibar şarttır. Çünkü insanlığın irfanını hala onlar temsil ediyorlar. Sokrat’tan, Platon’a Hallacı Mansur’dan Şeyh Bedrettin’e, evliyadan enbiyaya kadar sosyal adaleti ve kamusal iyiliği savunan kim varsa hepsini saygıyla selamlıyoruz.

Bu bağlamda ahlaki aklın yolu sosyalizmdir. Bir işçi, başka bir işçiye bir işveren de başka bir işverene salt kişisel çıkarları nedeniyle düşman olabiliyorsa eğer salt sınıf çıkarları temelinde insanlığın kurtuluşu imkânsızdır.

Aslında sosyalizm mutlak anlamda bilimsel de olamaz. Anca rasyonel olabilir. Çünkü isteklerimizin ve devletin yönetim biçimi salt ekonomik olmayıp aynı zamanda etik ve politik boyuttaki tercihlere bağlıdır. Bunu kim yapacak? Sadece şu ya da bu sınıf veya tabaka değil. İnsan olma yükümlülüğü ve sorumluluğunu taşıyan herkes. Salt sınıfsal çelişki ve sert çıkarlar ekseninde toplumsal geleceğin inşa edilmesi zor görünüyor.

Bu, adına sınıfsal mücadele (sendika ve ücret pazarlığı) denilen işler sadece gelip geçicidir. İnsanlığı kurtaracak olan salt şu ya da bu sınıftan ziyade insanlığın ortak iyiliği ve iradesidir. Platon boşuna söylemedi:

“Devleti mutlaka bilge ve erdemli insanlar yönetmelidir.” Marks bu bağlamda hem Aristoteles hem de Platon’ ün gerisindedir. Çünkü insanlığın yarattığı irfan geleneği ona göre bir üst yapı kurumudur. Ve salt sınıfsal çıkarları yansıtır. Oysa bu zihniyette hem bazı temel doğrular hem de yanlışlar vardı. Asıl buradaki ikilemi aşmalıyız ki sosyalizm şu ya da bu sınıfın değil insanlığın ortak değeri olsun.

Örneğin “eline diline beline sahip ol” ahlaki buyruğu sadece bin sene önce için değil bin sene sonra için de geçerlidir.

Belki de Marks’ın en büyük yanılgısı ve güvendiği tek nokta; üretim araçlarının kamu mülkiyeti sayesinde bilimsel sosyalizmin kolayca uygulama imkânı bulabileceği varsayımıydı. O insan gerçeğini, doğasını ve aynı sınıfa mensup insanlar arasındaki çelişkileri göremedi mi acaba? Ya da insan unsurundan çok sadece “bilimsel sosyalizmin” temellerine mi güveniyordu?

Belki de insan doğasını dikkate alan bir evrim, felsefi antropoloji, sosyal psikoloji, moleküler biyoloji, genetik gibi birçok konuda, hem bilim hem de bilim felsefesi henüz yeterli bir olgunluğa erişememişti.

***

Devlet konusu mademki tarihsel bir ihtiyaçtan doğmuştur onun evrimi elbette ki başlı başına bir inceleme ve siyaset felsefesi konusudur. Platon’un düşüncesinin odak noktasını da siyaset felsefesi oluşturmaktaydı. Platon ( M. Ö. 427 – M. Ö. 347), toplumu bilgelerin yönetmesi gerektiğine inanmıştı. Aklın üstünlüğünü ve yönetimin akla ait olduğunu felsefi düzeyde kanıtlamaya çalışmıştır.

Afşar Timuçin, Platon’un yazdığı Devlet isimli eserin önsözünde şu önemli noktalara değinmiştir:

1-Platonun devlet anlayışı olsa olsa baskıcı devlet fikriyle uyuşur.

2-Bu devlet anlayışı, kesin bir biçimde baş eğme ahlakı üzerine temellenir. Özgürlüğü, doğruluğun ve bilgeliğin altına koyan platon, ahlaklı bireyi topluma sıkı sıkıya bağımlı kılarken onu sitenin hizmetçisi durumuna getirir.

3-Evet Platoncu ahlak bir toplumsallık ahlakıdır. Toplum yaşamının en önemli gerçeği, topluma adanmış birey gerçeğidir. Platonun tasarladığı devlet düzeninde her birey yükümlülükleriyle bireydir ve sınıfsal konumunun gerektirdiği etkinlikleri yerine getirdiği sürece insandır. Erdemli yaşamın temel ölçüsü, toplumsal uyumdur.

4-Bu ilk güçlü devlet tasarısı, herkese hak ettiği mutluluğun koşulunu zorunlu olarak toplumsallığa bağlamıştır. Toplum dışında mutluluk yoktur. Platonun devletinde bu mutluluğun koşulları için uzun uzadıya yapılan tartışmalardan çıkan sonuç, düzen ve adalet kavramlarının kaçınılmazlığıdır.

5-Platonun devletinde yöneticilerin bilge ve erdemli kişiler olması beklenir. Belki de gerçekçiliğin duyguculuğa doğru aşıldığı yer burasıdır.

6-Platonun bu tasarımının beklide en önemli yanı eğitimi en önemli toplumsal düzenleyici olarak görmesidir: Hemen o noktada filozofun ayakları yerden kesilir. Çocuğu ana babadan alır devlete verir. (7)

***

Platon, Aristoteles, İbni Haldun ve Machiavelhi’ye kadar devletin yönetimi daha çok mutlak monarşik bir özellikteyken ilk kez Thomas Hobbes (1588-1679)’ tan itibaren devletin kutsal bir alandan daha dünyevi ve beşeri bir alana doğru evrildiğini görmekteyiz.

“Hobbes’in ilk kez 1651 de yayınlanan Leviathan adlı eserinin iç kapak resmi, ülkenin ufkundan itibaren doğmakta olan, çok büyük boyutlardaki bir kralı temsil etmektedir. Yakından bakıldığında bu kralın birçok insandan meydana geldiği görülmektedir. Bir vatandaşlar topluluğunun simgesi (commonwealth) olan bu kralın bir elinde kılıç, diğer elinde bir meşale bulunmaktadır. Bu ilahi bir devleti temsil eden eski mısır Firavunların temsilinden çok farklıdır. Öncelikle, Hobbes’in Leviathan’ı bir yurttaşlar şirketinin, bu şirketin kurucularının karşılıklı anlaşmalarının sonucu ortaya çıkmıştır. Yani kökeni tanrısal değil, insanidir. Hobbes, Leviathan’ı toplumsal sözleşmenin ürünü olarak sunarken, siyaseti tanrı katından insan katına indirmekte ve Rönesans bireyselliğini ulusal bireysellik haline getirme konusunda bir adım daha atarak, klasik ulus devlet anlayışına yaklaşmaktadır. İkincisi Leviathan’nın elinde taşıdığı kılıç, bireyi toplumsal sözleşme yapmaya yönelten en temel ihtiyacının, yani güvenlik ihtiyacının garantisidir. Hobbesin ütopyasının atıf noktası olan doğal durum soyutlaması, bir cehennem tasvir etmek zorunda kalmıştır. Eşit, ama güvenlikten yoksun insanların ortamı, tek başına ve toplumdan yoksun insanların âlemi, “homo homini lupus”. (insan insanın kurdudur)” (8) “Bütün bir ülkeyi yönetecek olan kişi, kendini tanımalıdır; şu veya bu insanı değil, bütün insanlığı tanımalıdır” (9)

***

İnsan, yabanıl yaşamdan uygarlığa geçerken önce ilkel doğal akrabalık sisteminden (aile), klan, kabile aşiret yapılarından geçerek en son ulusal devlet formuna ulaşmıştır. Toplumsal bir var oluş formu olan devlet de üretim güçlerinin gelişimine uygun bir seyir izlemiştir. İnsan türü biyolojik yönden diğer canlılara göre daha zayıf ve savunmasızdır ancak onu güçlü kılan biricik organı beyinsel gelişim ve alet üretme yeteneğidir. Tarihte bütün toplumsal var oluş biçimleri belli bir savunma ve güvenlik teknolojilerine göre olmuştur.

Taş baltadan, ok, yay ve kılcın kullanılmasına, tüfek ve tabancadan sonra nükleer ve biyolojik silahlara kadar gerek toplumun güvenlik ve savunma kaygısı gerekse ekonominin yeniden üretilmesinde ilkselden başlayarak daha yetkin olan toplumsal örgütlenme biçimleri (devlet formları) kaçınılmaz olmuştur. Bu katı gerçeğe rağmen Bakunin gibi anarşizmin önde gelen kimi savunucuları; sınırların olmadığı sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum ülküsü adına devlete karşı çıkmayı bir marifet sandı.

Aynı ideale bağlı Marksın devlete bakışı ise kaçınılmaz bir proletarya diktatörlüğü altında, aşamalı olarak komünist bir topluma geçildiğinde devletin zamanla sönümleneceği öngörüsüdür. Bu faraziye ne yazık ki hala tartışmalı bir istekten öteye gidemiyor. Uygar yaşamın hem teknolojik hem de bir güvenlik sorunu üzerine inşa edilmiş olmasından dolayı devlet formunun bir kamu işletmesi olarak iyileştirilmesi ancak adalet ilkesi ve hukuk normları üzerinden mümkün olabilir.

Dikkat edin soya dayalı saltanatın yerine yurttaşlık hukukundan bahsediyoruz. Bunun dışında, piyasa ve planlı ekonomi arasında eşgüdüm sağlanarak üretimde verimlilik sağlanabilir. Kamusal denetime açık bir devlet, topladığı gelir ve vergi kaynaklarını yerinde kullanabilir. Bunun için kamusal üst iradenin ve kamuoyunun belirlenmesi birincil etkendir. Yoksa devletin tamamen ortadan kaldırılması düşünülemez. Çok uzak bir gelecekte insanlığın nereye doğru evrileceğini bilmediğimiz sürece bu tespit doğrudur.

***

Marksçı terminolojideki dalgalanmadan bahseden Andre Gorz, birçok üretim tarzının bir arada bulunduğu bir evreden geçtiğimizi söylüyor. Genel olarak günümüzü anlatmak için “bilgi sermaye”, “bilişsel kapitalizm”, bilgi toplumu” gibi terimler kullanılmaktadır.

Nitekim Marks’ın Grundrisse isimli eserinde ölçülebilir ve nicelendirilebilir “dolaysız biçimi içindeki emek” in “temel üretici güç” olmaktan çıkarak yerini bilginin temel zenginlik kaynağı olacağı öngörüsüne de değinir. Bilgi çağında daha çok bilimsel ve teknolojik gelişmenin ekonominin motoru ve bunun da bir çeşit “maddesiz ekonomi” olduğunu söyler. ( 10 )

Bilginin maddesiz sermayeye dönüşümünden sonra kârların önemli kısmı metanın maddesiz boyutu sayesinde gerçekleşir. Mesela Nike’ın ne tesisi, ne makineleri vardır: Onun faaliyeti tasarlama ve tasarımla sınırlıdır. İmalat, dağıtım, pazarlama ve reklam alanıysa taşeron firmalara emanet edilir(11).

Maddi sermaye, ana firmanın taşeronluğunu yapan “partnerlere” terk edilmiştir. Ana firma da onlar karşısında efendi rolünü üstlenir: Sözleşme sürelerinde sürekli revizyona giderek, el emeği sömürüsünü sürekli yaygınlaştırmaya zorlar onları. Taşeronların teslim ettiği ürünleri çok düşük fiyata satın alır ve onları kendi markası altında satarak çok yüksek kazançlar elde eder. (age. S 38)

Emek ve sabit maddi sermaye değer yitirmiştir ve genellikle borsa tarafından görmezden gelinir; maddesiz sermaye (insan sermayesi= bilgi, zekâ ve tasarım) ise ölçülebilir tabanı olmayan bir rayiçte değer kazanmaktadır. Bu etütten sonra şöyle bir şu çıkarsamayı yapmaya kim itiraz edebilir? O halde emeğin kendisi de basit emek ve “zekâ sermayesi” olarak giderek ayrıştığı için burada Marksist terminolojiye göre yeni bir sınıfsal çelişki olarak çıkmıştır karşımıza! Tıpkı sermayenin de kendi içinde yeni çelişkiler üretmesi gibi farklı toplumsal katmanlarda her zaman çelişik durumlarla karşılaşmamız olasıdır. (Sadece ekonomik çıkar çatışmaları mı belirleyicidir insan türü için? Düşünsel, estetik, ahlaki ve ereksel çelişkiler de insanların kendi aralarında ayrışmasına yol açmaz mı?) “Entelektüel mülkiyetin” bilgi tekelini elinde tutan firmalar, ayrıca bilginin değeri üzerinde belirleyici olma yetkisine de sahiptir.

Görünen o ki, çalışmak, kendini üretmektir ve değer yaratmanın merkezi de maddesiz emektedir. Aslında insanlığın ortak bilgi birikimi ve zihinsel enerjisi olan bilimin kamulaştırılması mı yaratıcı motivasyonu sağlar yoksa rekabet halindeki bireylerin şirketlerin elinde kalması mı? Bu sorun, asıl üzerinde düşünülmesi gerekli işin püf noktası değil midir?

Üretimin sağlanmasından sonra paylaşımın, dayanışmanın ve sosyal adaletin sağlanması konusu da isteklerimizin ve devletin yönetim biçimine bağlıdır. Burada kamusal üst iradenin oluşturulması da ulusal egemenliğin gerçekten tecelli etmesi sorunudur. Bunun için de felsefesiz kâfirlerle mücadele edecek ve hakikat saygısını gözetecek erdemli bir yaşam tarzını istemeliyiz öncelikle.

Kaynaklar:

2-Yalçın Küçük, ( 22-03-2013 Aydınlık Gazetesi. syf.2) Primitif Akümülasyon (İlk ya da İlkel birikim) üzerine.

3- Jan Waclaw Makhayvski, Aydınlar Sosyalizmi, İhya Kahraman Ayrıntı yayınları, 2016

4-Kaan Arslanoğlu, Evrimci Açıdan Din, Psikoloji, Siyaset, İthaki Yayınları-2016

5-Hilmi Ziya Ülken, Bilgi Ve Değer, Doğubatı Yayınları, Mart 2016, syf, 192-193 ve 215

6-Troçki İstanbul’da, Ömer sami Coşar,Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010

7- Platon,Devlet,Çeviren:Gülnara ahmedova,Altın Kitaplar Yayınevi,2008, (syf.7-8)

8-Leviathan, Thomas Hobbes, Çeviren semih Lim, YKY 1. Baskı 1993 9.baskı 2011,( syf.11)

9-a.g.e, syf 19

10-( André Gorz, Maddesiz, Bilgi, Değer ve Sermaye, Çeviren:Işık Ergüden,Ayrıntı yayınları, 2011 ( s.12 )

11-a.g.e, syf 37

12-a.g.e, Syf 38

Cemal Öztürk
Kendini bil” (Delpoi tapınağında bir yazı)

“Anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.” (Nazım Hikmet)

“Mutluluk anlamaktır” (Stephan Hawking )

“İlim kendin bilmektir” (Yunus Emre)

Bilgeyi, bilgini ve şairi burada buluşturan ortak yön nedir?

***

Evren, evrimin tabiri caizse doğal olarak embriyonik bir açılımıdır.

Evrim gerçeği, bundan böyle üç düzeyde incelenir:

1. Evren ve evrim(13)

2. Canlıların evrimi(14)

3. İnsan, dil, din ve uygarlığın doğuşu.

Charles Darwin (1809-1882) bir İngiliz biyologudur. 1859 da yayınladığı Türlerin Kökeni adlı kitabı yayımlandığında evrenin de evrim geçirdiği henüz bilinmiyordu. İnsanın dil, din ve uygarlıkta evrimi konusunda elimizdeki kaynaklar çok dağınıktır.

Marks’ın sosyolojisi kuşkusuz toplumsal bir varlık olan insan olmanın tarihine birçok önemli katkı yapmıştır. Ama beraberinde getirdiği birçok yanlış ve yanılgıyı da göz ardı edemeyiz.

***

Henüz zaman ve mekân yokken yaklaşık 14 milyar yıl önce bugünkü evren tekil bir durumdaydı. Zaman ve mekânın henüz olmadığı bir noktada elbette ısı, ışın, elektron, proton, nötron gibi atom altı parçacıklar, çeşitli etkileşim kuvvetleri, atom, madde, yıldızların hepsi de sonradan evrimin birer doğal açılımı olarak ortaya çıktılar.

Demek ki evren başlangıçta tekil halde bulunan embriyonik bir noktadan ibaretti. Eski mekanikçi maddecilerin sandığı gibi evren ezelden beri değişmez sabit bir yapı değil.

Büyük patlama kuramıyla anlaşıldığı üzere bu gün genişleyen evren modeline ulaştık(15).

***

Evren hakkındaki bu yeni bilimsel keşiflerden sonra eski Yunandan devir aldığımız fizik ile metafizik tartışmaları, kuantum kuramı içinde yeni bir boyut kazanmış oldu

Gerek atom altı parçacıklarda, gerekse moleküler düzeyde sürekli bir bilişim, etkileşim ve iletişimin mevcut olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Madde, aslında ışığın ( veya enerjinin) değişik formda yoğunlaşmasından başka bir şey değildir. Bir canlı organizmanın embriyonik gelişimine baktığımızda, genetik bilgi ve bedenlenme olgusu iç içe geçmiştir.

Burada özne ile nesnenin birleşik ve bütünlük içinde olduğu açıktır. Demek ki doğada bilgi ile beden birleşiktir. Fizik ile metafizik de bütünleşiktir.

İnorganik düzeyde de fizkokimyasal etkileşimler, yine iç içedir. Bunun farkına bir kez insan vardıktan sonra eskilerin idealizm ve materyalizm tartışmaları da bir anlamda aşılmış ve eski önemini yitirmiştir.

***

Dünyamız yaklaşık 4,5 milyar yıl önce yıldızlararası toz bulutlarından oluşmuştur.İnorganik moleküllerden amino asitlerin oluşumu yaklaşık 500 milyon yıl sürmüştür. 3,8 milyar yıl önce tek hücreli prokaryotik canlılar ortaya çıktığı tahmin ediliyor.

Daha sonraki evrim sürecinde ortaya çıkan tüm canlı türleri aynı genetik şifreyi kullanmaktadır. Sadece genomlar farklıdır.

Homo Sapiens’in (akıllı/bilen insan) ortaya çıkışı yaklaşık 500.000 yıl ve Homo Sapiens sapiens’in (düşündüğünün üstüne düşünebilen insan ) 100.000 yıl öncesine gider. (16)

***

Yukarıda değinilen zamanın kısa tarihi, insanın bilinç inşasında rol oynayan temel görüngülerdir. Bu fenomen ya da dinsel bir deyişle bu ayetleri, ontolojik düzeyde nasıl okumalıyız? Burada başlıca üç okul çıkar karşımıza.

Birincisi, bizi Tanrıya götüren tasavvuf okuludur. Buna felsefi irfan okulu diyelim. İkincisi, evrim bilimi, doğayı sadece belli sınırlı parçalar üzerinde görebildiği kadarıyla inceleyebilir. Buna salt bilimsel yöntem okulu diyelim. Üçüncü görüş ise yaygın olan geleneksel dinsel mitolojik okumalardır: Tanrı her şeyi yaratmıştır.

Ve geleneksel soyut bir yaradılışı savunanlar, evrim gerçeğini kendi söylemlerine pek uygun bulmaz. Salt bu nedenle de, değişik çağlardaki şeriat yasaları arasındaki çelişki ve değişimleri kavramaktan uzaktırlar.

Çünkü tarihsel yorum bilgisindeki çeşitliliğin sebeplerini dinler /mezhepler üstü bir bakış olmadan doğru dürüst kavranamayacağını da bilmezler.

Burada dinler/mezhepler üstü derken insanların inançlarını terk etmesini kast etmiyorum. Sadece bir için o eski zamanların kendine özgü olan görme kusurlarından kurtulmalarını diliyorum.

***

19. yüzyıl Marksizm literatürüne bakılırsa sanki yakın bir gelecekte bütün bir toplumun eski üst yapı kurumlarından (din, hukuk, ahlak, ulusal kültür ve devlet vb.) arınacağı öngörü ve beklentisini görürüz.

Buna karşılık dünya halkları ve ulusları hâlâ farklı din, dil, kültür ve uygarlık içinde yaşamlarını sürdürürler. En azından yeni solun, artık felsefi bir irfan okulu üzerinden toplumu kucaklaması gerekmez mi? Salt bilimsel yöntem söylemleriyle, toplumda yüzyıllardır kökleşmiş olan dinsel mitolojik okumaları nasıl eleştireceksiniz?

Çünkü bilimsel söylemler, toplumdaki hipnotik ayinlere asla nüfuz edemez. Ama felsefi irfan okulu ile dinsel mitolojik okumalar arasında daha uygar ve hoşgörülü bir iletişim dili kurmak mümkündür.

***

Evrim konusu çağımızda yeni felsefi okumaların da doğuşuna yol açtı. Kuantum kuramına göre, ışığın hem tanecik (maddesel) hem de dalgasal niteliği vardır.

Ancak elimizdeki teknik yetenekler, bir atomun yörüngesi üzerinde dolaşan bir elektronun hem hareketini hem de konumunu (adresini) aynı anda izlememize imkân vermez. [Atom altı seviyede, bu belirsizlik durumunu ilk ifade edenin adına izafeten Heisenberg’in belirsizlik ilkesi denir.]

Işığın hızı, saniyede 300.000 km.dir. (c=300.000 km/sn).

E=mxc² Enerji formülünde m=kütle, c= ışık hızı

Bu kavramların üzerinde eğer biraz düşünecek olursak; faraza, bir insan ışık hızında hareket etseydi bu kez zaman durmuş olmaz mıydı? Demek ki insanın yaşam ritmi, duyum algısı ve anlama kapasitesi hem mikro, hem de makro düzeyde sınırlıdır. Bu saptamadan sonra felsefi olarak şöyle bir çıkarımda bulunmak hiç de yanlış olmaz.

İnsan için evrenin yaşı 14 milyar yıl olabilir ama tümel boyutta zaman kavramı da yoktur. O halde evrim kavramı, yaratmanın salt insan gözüyle gözlenmesidir.

Demek ki evrim kuramı bu bağlamda zaman ve mekândaki görüngülerin okumasından ibarettir. Eski filozofların zihinsel sınırları hiç kuşkusuz ki bunun çok gerisindeydi. Ama bin yıllar sonraki bilimsel gelişimin uğrak noktası olması bakımından da onlar, isabetli öngörülerde bulundular.

Mesela bir Demokritos (M.Ö. 460-370), Parmenides’in temsil ettiği tekçilik (monism) ile Empedokles’in çokçuluğu (pluralism) karşısındaki aracılık girişimleri sonucu, “ atom veya bölünmeyen öz” teorisiyle ortaya çıktı. “Yaratılmış, yok olmayan, değişmeyen varlık, özdeksel atomdur. Öz maddeyi temsil eder ve onunla her nesne yapılabilir” şeklinde özetlenebilecek bir görüşle, materyalist doğa biliminin ilk temellerini atmıştır (17).

Atomcular, atomu maddenin bölünemez en küçük temel birimi olarak tarif etmişlerdir. Bu materyalist düşünce belki 19. Yüzyılda henüz sarsılmamıştı. Ama 1911 de Ernest Rutherfort alfa ışınlarını kullanarak atomun yapısını açıklamak adına birçok araştırma yaptı. Yaptığı deneylerin ışığında atom modelini yeniden tanımlamış oldu. Atomun ortasında nötron ve protonlar ve onun çevresinde dönen elektronları keşfetmiş oldu.

Daha sonraki bilim insanları da standart atom modeli kuramına dek ilerlemeye devam etti. Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Bilimsel paradigmalar değiştikçe bir önceki sistem içindeki doğrular yeniden güncellenir.

İkinci önemli sonuç, felsefesiz ve öngörüsüz bilim olmaz. Bilimsiz verilerden yoksun olarak da isabetli felsefi öngörüler yapılamaz.

***

Nihilizm, kapitalist üretim ilişkilerindeki sömürüye uygun düşen ideolojik bir söylem olarak daha çok etik değerleri yadsıma eğilimidir. Nihilizm, niçin ontolojik bir otoritesizliğin ve anlamsızlığın ifadesidir? Çünkü insanlığın kök değeri olan “Tanrı ölmüştür”. Katil, sakın kapitalizmin “Güç İstenci ” olmasın? Kapitalizmin ve modern zamanların peygamberi olan Nietzsche, Hıristiyanlığın ruhban sınıfına karşı verdiği mücadelede, bazı yönlerden haklı ve ufuk açıcı olmuştur.

Ancak kendisi bu kez insanın egosunu putlaştırdığından farkında olmadan sistemin azizlik sertifikasını alan post-modern ruhban sınıfını yaratmıştır.

Onun düşündüğü üst insan kavramının bizim gönlümüzdeki insan-ı-kâmil ile hiçbir ilgisi olmayıp tamamen fanteziden ibaret üstün körü bir insandır.

***

Tarih boyu, bize de musallat olmuş iki parazit ana akım görmekteyiz. 1. Taklitçi dincilik, 2. Çeviri solculuğudur. Mesela, ibadetinde her gün yüce tanrıyı anan mukallit bir Müslüman, kendi toplumuna düşman sömürgeci zalim güçlere boyun eğerken ve yağcılık yaparken amelleriyle nedense hiç de küfre girmekten çekinmez.

Aynı şekilde tercüme sol fikri savunmak adına: “işçilerin vatanı yoktur” diyen bir kimseye de bir gurbetçinin duygularını hiç sordunuz mu acaba? Bülbülü koymuşlar, altın kafese, “ah vatanım demiş!”

Cemal Öztürk

KAYNAKLAR

13- a) Joseph Silk, Evrenin Kısa tarihi, Çeviren Murat Alev, Tübitak Yayınları, 1997

b) Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren, Çevirmen: Kemal Çömlekçi, Alfa Yayıncılık

14- http://evrimagaci.org/article/tr/abiyogenez–17-dunyada-yasam-nasil-basladi

15-Kaynak: Türkiye Bilim ve Teknik Dergisi

http://www.bilimteknik.tubitak.gov.tr/content/maddenin-yapisi-0

16-Kaynak: Evrim Teorisi Online

a) https://evrimteorisionline.com/category/2-yasamin-baslangici/1-45-milyar-yil-once- abiyogenez-ve-kimyasal-evrimin-basla

b) https://evrimteorisionline.com/2011/07/01/evrenin-dogusu-ve-ilk-canlilar-bolum-1/

17- kaynak: Felsefe gen.tr: http://www.felsefe.gen.tr/demokritos_kimdir.asp

CEMAL ÖZTÜRK

Pin It

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>