Politik üç eğilim…. Saffet Bilen

saffetPolitik üç eğilim
Ülke sorunlarının çözümünü, zenginliği ve serveti giderek artan girişimcilerin yarattığı değer fazlasına bağlayan ve uluslararası kapitalist çerçevenin dışına çıkmayı asla düşünmeyen, bu politikaların gerçekleşebilmesinin yolunun dar ve kemikleşmiş bir toplumsal kesime dayanmayı, mevcut devletin olanaklarını da alabildiğine kullanarak yapılabileceğini bilen ve böyle davranan odak, en başta sayılmalı.
Bu odak yapmak istediklerinin farkında olan ve epey mesafe almış durumda. Kolayca altedilebileceğini düşünmek için de bir neden yok bence. Uluslar arası desteğinin tehlikede olduğunu düşündürecek bir neden de gözükmüyor şimdilik. Kimi görüş açıklayanlar, Bu odak yerine ABD nin Kürtleri tercih edeceğini yüksek sesle söylüyorlar, ama bana kalırsa gerçek değil ve ters yönlü bir algı yaratma çabası.
Kimileri ise bir askeri operasyondan, darbeden söz ediyor. Bu noktada unutulan geçmiş yakın dönem darbelerinin ABD den bağımsız olmadığıdır.
Dışarıda ve bizim iç sorunlarımıza, bizim gibi en ince ayrıntısına kadar batmak zorunda olmayan bir gücün, esas gözettiği şeyin kendi uluslar arası çıkarları olduğunu, her zaman akılda tutmak gereklidir. Tek seçeneğe tamamen bağlanmayacakları da aşikar.
Ama her güç gibi çekilebilecekleri son sınırları olduğunu da söylemek lazım. Onlar için sınır, kendi egemenliklerini temelden sarsacak gelişmelerdir. Örneğin ülkenin başka bir bloğun etkisi altına sokacak girişimler önemlidir onlar için.
Birinci büyük savaşta yapılan tercihlerde bunu gözlemek mümkündür. Uluslar arası sistemi kökten tehlike altına alan bir girişimin, Sovyetlerin etki alanının olabildiğince küçültülmesi ana hedefti, en son sınırda örneğin Türkiye’nin kapitalizm safında kalmasını sağlamaktı o zamanlar. Diğer şeyler sineye çekilebilirdi. Dolayısıyla İngilizlere karşıtlığı bilinen, başlangıçta ilk aylarda ki Hükümette savunma bakanı olmak için çabalarının gerçekleşmeyeceğini görüp, Anadolu’ya geçmeye karar veren M. Kemal’in geçişine izin verilmezdi, başka türlü. Bütün muhalefetine rağmen ülkede düzeni sağlayabilecek bu sevilen askerin geçişine zimni bir onay vermezlerdi.
Yine 27 mayıs Askeri darbesinin nedenleri arasında Menderes yönetiminin Bağlantısızlar ve son yılda Sovyetlerle temasının darbeye onay vermelerine yol açan etkenlerin içinde olduğunu söylemek gerekli.
12 Eylül darbesi ise 24 Ocak ekonomik kararları ile ilan edilen ülke ekonomik, sosyal örgütlenmesinin yeniden düzenlenmesini içeren neo liberal planın, o günkü koşullarda askeri bir yönetim olmadan gerçekleştirilemeyecek oluşundan gündeme gelmiştir, desek yanılmayız. Bunu üç sene gibi kısa sürede, kavgasız gürültüsüz yönetimin el değiştirmesine dayanarak söylüyorum. İş başına gelen isimde başka bir kanıttır. 24 Ocak kararlarının hazırlanmasında en etkin kişi ve kararları ilan eden kişi aynı isimdir. Askerler ortalığın kendilerince toparlanmasının ardından, yönetimi asli faillere devrettiler.
Bugünkü durum biraz daha karmaşık olsa da benzer bir durumdur. Karmaşıklığın sebeplerinin başında, ABD nin bölgeye doğrudan müdahalesinin fosladığı ve her şeye egemen olma politikasından vazgeçmeleri geliyor. İkinci nedende AKP nin bağımsız iş kotarma eğilimleri.
Ama yönelim ve genel planda yapılması gerekenler konusunda bir çelişkinin varlığından söz edilemez bu akımla ABD arasında. En fazla Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında odaklanan bu eğilimin tasfiyesine göz yumarlar. Ama siyasal eğilimin yönelimi, otoriter yönetim ihtiyacı değişmez.
İkinci eğilim ezilen ulusun haklarının tanınması temelli ve ülkede demokrasinin böyle kurulacağı iddialı örgütlenmedir.
Yeni dönem diye anılan ve siyasal islamın ön aldığı son 13 senedir ve daha öncesi 30 yılın en önemli siyasal figürlerden biri olan bu eğilim, bugün ne yapacağını bilemez durumda bence.
Hapisteki önderlerinin insiyatif aldığı ve siyasal islamla ortaklaşa, Oslo’da ABD nin gözlemciliğinde başlayan, haklarının alınabileceği iddialı bir süreç yaşandı, son dönem.
Bu görüşmelerin ve sonrasında konuşulanların detayları bilinmiyor. Dolayısıyla da sürecin niçin akamete uğradığı üzerinde ancak gözlemlenilebilen veriler üzerinden bir şeyler söylenebilir.
Birinci olarak homojen bir yapı gibi durmuyorlar artık. Üç veya dört eğilimden söz etmek mümkün. Biri Türk sosyalistleri ile beraber hareket eden, ama kendi bölgelerinde ayrı örgütlenmeye sahip ve eğilim olarak demokrasinin kurulmasını talep eden eğilim.
İkincisi silahlı kuvvete hakim görüntü veren Kandil. Özellikle bu kesimin dillendirdiği sözlerden anladığımız, AKP ile rekabetin en önemli alanlarından biri, bu kesim için ABD onayının ve desteğinin kendilerinden yana olmasını sağlama olduğudur. Ona biz daha güvenilir bir müttefik oluruz diye sesleniyorlar. Yani ayrılık o kadar derin. Bu düşünceleri dillendirenlerin ülke gerçekliği ile ve kendi ulus çıkarları ile ilişkilerinin giderek azalacağını tahmin edebilmek zor olmasa gerek.
Üçüncüsü uzun süredir çözüm umuduyla bekleyen ve sabırlarının sonuna geldikleri görülen, çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu eğilim. Kasaba ve ilçelerde öz yönetim ilan edenlerin bunlar olduğunu söyleyen haber çok fazla.
En sonda İmralı sayılabilir. Üzerinde yayın yasağı olması ne düşündüğünü öğrenmemizin önünde en önemli neden. Ama AKP ile pazarlık gücü ve pragmatist yetenekleri ile bu handikabı kısa sürede aşacağı rahatlıkla söylenebilir.
Üçüncü olarak eski rejimi yeniden ihya etme programı ile hareket eden Türk ulusalcıları sayılabilir. Bunların homojen bir yapıda olmadıklarını söylemek gerekir. Eski rejimi kuran ve yaşatan siyasal parti CHP nin durumuna bakıp,bir geleceğe sahip olmadıklarını anlamak mümkün. Neo liberal programın hemen hiçbir önerisine karşı değiller. Ülke refahının tüm ülkenin yağması sonucunda palazlanan kapitalist girişimciler eliyle olacağı, bu akımında gündeminde.
Bu eğilimlerin dışında, Halk muhalefetinden söz edilemez mi peki?
Evet, el yordamı ile yaşadığı alanın giderek nefes alınmaz boyutlara vardırılması demek olan dağın taşın suyun kapitalizmin emrine verilmesine itiraz edenlerin, yıllardır çözüm diyerek umutlanan ve isyan noktasına sürüklenen kürt gençlerinin, acımasız ve ucuz çalışma şartlarına direnen işçilerin, çeşitli hak aktivistlerinin yer aldığı muhalefet çevreleri var. Ama sonuca etki edecek bir örgütlülüğe ve programa sahip değiller.
Bu sonuçta yıllardır bu mücadelelere önderlik etmesi gereken solun sorumluluğu ise büyük.
12 Eylül de yenilen ve bu yenilginin nedenlerini zerre kadar değerlendirmeye yanaşmayan, neredeyse aynı isimlerle yürüyen, düşünmeyi kendine lüks sayan bir psikoloji içinde bugün sol. Akla ilk gelen eylemlilik hangi siyasal akıma yatkınlık varsa, onunla işbirliği koşullarını aramak. HDP böyle, Haziran da böyle maalesef.
Siyasal analizlerin baş tacı Louis Bonaparte’in 18. Brumaire’i ve Hitler’in iktidara gelişi genellikle. Bir analiz yapılırken tarihe başvurmak sık yapılan bir iş. Yapanlar haklılarda.
Peki neden bir işleve sahip olamıyor söylenenler? İnsanlarda hah bu tahliller ve yapılanlar yerli yerine oturmuş, buradan güzel bir şeyler çıkar duygusu neden hakim olamıyor?
Bunda her iki döneme tepki olarak gelişen eylemliliklerin serencamını işin içine dahil etmemenin doğrudan bir payı var. Her iki olayda da bütün direnişe rağmen yenilginin neden geldiğini ve muhalefetin neden başaramadığını açık net tartışmasını yapmak gerekir kanımca.
1848 devriminin hemen arkasından yönetime gelen ve Paris komünü ile giden Louis Bonaparte’ın Fransa için önemi nedir? Bana göre irdelenmesi gereken en elzem konulardan biridir bu. Bu dönem Fransa’nın tarıma dayalı bir ülke olmaktan çıktığı, sanayi devrimini gerçekleştirmesini sağlayan gerekli yatırımların yapıldığı dönemdir aynı zamanda. Bu büyük kamu yatırımları ile yolların ve şehirlerin yenilenmesi, büyük devlet borçlanmaları ile yapılıyor esasen. Sürecin kuruluşunu ve işleyişini böyle görmeyen ve bu işleyişe çomak sokmayan bir muhalefet hareketinin başarı şansı nedir? Sorusunu sormadan, doğru sonuç alamayız bence.
Buradan günümüze kurulacak her paralellikte de sorulması gereken budur. Yaklaşık 35 yıl öncesi kurulan bu sürecin işleyişine itirazımız nedir? En önemli sorudur. Unutulmaması gereken başka bir şeyde, bu tür dönüşüm süreçleri otoriter yönetimleri zorunlu kılar.
Hitller ve Almanya örneğinde ise, hesaba katılması gereken Almanya için liberalizmin kendi tarihsel gelişimi içinde geç bir dönemde, liberal çöküşün gerçekleştiği, üstelik sosyal demokrat parti aracılığı ile gündeme gelişi, olmalıdır. 19 yy sonunda liberalizm bir seçenek olarak foslamıştı. Savaş bu kanıyı kuvvetlendiren, ilan eden bir etken olmuştu. Bu dönem radikal eğilimlerin kitlelere seslendiği ve olumlu tepkiler aldığı bir dönem olarak gelişti. Bu eğilimler Bolşeviklerin komünizmi ve Faşizmdi. 17 Ekim ve sonrasında Sovyetlerin uygulamalarının da payı var mı bakmak lazım. Ama Almanya için Spartakist ayaklanmanın sosyal demokratlar tarafından bastırılışı, komünizmi seçenek olmaktan çıkaran esas etkendir bence. Eğilimleri itibarı ile Almanların önünde kalan tek seçenek Faşizmdi . Burada da söylenmesi gereken girilen sürecin esasına ve işleyişe dur demeyen bir seçeneğin işe yaramayacağıdır.
Bu anlamda ülke ve bölge bir yeniden harmanlanma yaşıyor. Her şey altüst oluyor. Geçmiş seçenekler işe yaramaz halde. Seçenek sunanın ön aldığı, alacağı bu tür dönemlerde, süreci kuran mantığı göz önüne almayan bir hareketin kalıcı başarılara imza atması çok zor.
Çıkardığım sonuçlar ve söylediklerim umut kırıcı olarak görülebilir. Ama haklı söylüyor, sorunu bir de bu açıdan irdelemekte yarar var diye de algılanabilir.
Birinci kanıdaysanız söylediklerimi bir faninin zırvaları olarak niteleyip geçin lütfen.
İkinci seçeneğe, tamamına değil mutlaka, hak veriyorsanız, tartışmaya ve nasıl derinleştirilebilire, geliştirilebilire hazırım ben.

Pin It

One thought on “Politik üç eğilim…. Saffet Bilen

  1. Orhan Karakuş 10 Eylül 2015 at 22:41 - Reply Author

    KENDİ YOLUMUZU AÇALIM…. Muaviye tarzı şark kurnazı bu siyasete saray hafilerinin “iç savaş tezgana” paralel mafil odakların “sisi benzeri” senoryaları çakışık yürümektedir…Ülkede siyasi haraketler iç yapılanışları ve politika üretme biçimleri entiriktir… Birlik ve dirliği insani kardeşleşme ile koruyan toplumsal bütünü ilerletecek “yurtta sulh cihanda sulh”(M.Kemal Atatürk ) şiarı temelinde laik demkratik toplum devleti olarak cumhuriyeti güçlendirmek bütün Türkiye’nin yakıcı ihtiyacıdır…Mevcudu politik aşma hamlesi: yurtsever toplumcu haraket oluşumunun razılık temelinde sulh ve hakkaniyet cephesi…Yaklaşım 1- Sadece somut analizler denilen rasyonel mantık dizgesi ile ve kendi dizge çıkarları üzerinden toplumsal dinamikleri çözümlemeden farklı bir bakış..Yaklaşım 2- Dirliği ve birliği gözetirken nefsi mülkiyetçi düzenin dayatığı üretim ilişkileri ve yaşam örgüsünü dönüştüren kalıcı yapısal örgü… Yaklaşım 3-Sevme, hoşlanma ve tutuku arasını çoşkun bir aşkla dolduran duygusal akışı temerküz edecek ruhsal bütünlük…. Yaklaşım4.. bir şeyi irdelerken analiz edilen her parçanın bütünle ilişkisi kadar inkarı ve zıttı ile var olana içerik buluşma ve örtüşmesinin işlevsel mertebe ve dereceleri … Yaklaşım 5: Ezber bozan cenk narası atılmadan yeni tarzı ve eylemli kuruculuğu anlatmak zordur… Ortak irade için gidişattaki hali kapsama alıp kalı dirim olacak SÖZÜ KAİM bulmak gereklidir…Her gecenin bir sabahı vardır.. varlık ve yokluğu bir kılan Allahu Teala’nın lütfu ve ihsanı ile…baki selamlar…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>