Ne oluyor?…Saffet Bilen

saffetNe oluyor?
Son yaşanan olaylar ve sonrası, bir şeyi tartışmasız hale getirdi, bence.
Ülke alışıldık anlamda rutin, kendi işleyişi içinde yürüyen bir dönemde yaşamıyor.
Üstelik bu süreç yeni de değil, 2000’ lerin başında ortaya çıktı. Eski rejim yönetme yeteneğini tamamen yitirdi bilindiği gibi. Ve düzeni yeniden kurma iddialı yeni bir siyasal güç çıktı ortaya. Siyasal İslam.
Bu gücün açıktan uluslararası geniş bir dış cephenin desteği ile de geldiği ve yükseldiği biliniyor. Ülke içinde ise, eski rejimden rahatsız kesimlerin çoğunluğunun desteğini alan bir cephe idi ortaya çıkan. İslami eğilimin iki kanadı ve Kürt siyasalının fiili güç olarak yer aldığı bu cephe, ülke de muhalif olarak tanınan epeyce okuryazar tarafından olumlanarak yola koyuldu.
İlk kopuş Cemaatle yaşandı, Kürt siyasalı ile iplerin kopuşu geldi ardından, silahlı çatışmanın yükselerek devam ettiği bir ortamda ise; başarısız darbe girişimi geldi.
Bu noktaya gelişte söylenen ve yapılanlara bakarsak, çatışmanın hangi parasal güce dayanılacağı sorunundan çıktığı rahatlıkla söylenebilir. Bir kısım, Avrupa sermaye grubuna, diğer kesim ise Körfez sermayesine dayanmayı savunuyordu.
Darbe girişimi ile bu arada, söyleme değil pratiğe de bakmanın ne kadar elzem olduğunu anlatan bir gelişme oldu. Darbeye kalkışanlar demokrasi sözünü ağzından düşürmeyenler içinden çıktı. Bir ay öncesine kadar yıldızı sönmüş eski AKP lilere umut bağlayan yazılanları, söylenenleri hatırlamak yeterli olur sanırım.
Bu noktada bir not daha düşmekte, günün yükselen söylemi, Emperyalizm, bağımsızlık söyleminin nasıl pratiğe döküldüğüne, döküleceğine, atılması gereken adımlara dikkatle bakmakta yarar var.
Konuya dönersek;
Darbe girişiminin şimdiye dek yaşananlardan oldukça farklı yönleri dikkat çekici. Kimin yönettiğinden, kalkışma saatine, ülkenin güvenliğinden sorumlu resmi makamların çelişkili ve izahı henüz yapılmayan tavırlarından, arkasından gelen devlet kadroları arasındaki tasfiyeden, şimdiye kadarki darbelerde varlığı hemen ertesinde belli olan dış gücün tutumunda ki belirsizlikten söz ediyorum.
Darbe’nin ardında belirginleşen bir örgüt/cemaat var. Bunların biz yürürsek, diğer rahatsızlarda peşimizden gelebilir, ya şimdi, ya hiç mantığı ile hareket ettikleri görülüyor. Erken bir saatte kalkışmaya başlanmasının sebebi de, umutların tamamen yitme noktasına gelişidir kanımca.
Bunda darbeye kalkışanların TSK tarafından yalnız bırakılmasının payı büyük. Erken patlama bu nedenle gerçekleşmiş olabilir. Sonrasında ise yayın organlarının darbe karşıtı tavrı ve AKP liderlerinin pısmayıp halkı sokağa çağırmalarının sağladığı moral destek tayin edici oldu gibi.
Bu gelişmelerden çıkartılacak en önemli sonuç; Ülkeyi yönetme iddiasında olan siyasal gücün ve diğerlerinin de duruma hakim olmadığı, olamadığıdır.
15 temmuz günü tam bir sıfır noktası yaşamıştır Türkiye. Ve şans AKP ve Liderine güldü bilindiği gibi.
Alışılageldik bakış açısı, tüm olaylara yarar açısından bakar. Rutin işleyiş içinde doğru sonuçlara da götürür bu bakış. Bazan da süreçte sıfır noktası diyebileceğimiz durumlarda ortaya çıkar. Bu tür dönemlerde bir boşluk oluşur. Kim örgütlü ise ve atak davranırsa o yol alır. Bu tür durumun tarihteki bir örneği, ülke solu tarafından neredeyse ezbere bilinir. Ekim devrimi ve Lenin’den söz ediyorum. 15 Temmuz da, tersten de olsa benzer böyle bir durum yaşandı sanki.
Ardındansa, AKP vakit kaybetmeden toplumun en örgütlü, gelişmelere anında tepki verebilen bir güç ve Hükümet oluşunun avantajını kullanmaya başladı.
Peki, Hakim olabilir mi?
Bazı göstergelere bakarak düşünmeye devam etmek lazım.
Ülke içindeki gücü düzeni sağlamaya yetmedi, siyasal esnekliği de. 14 senedir iktidarın tüm avantajlarına rağmen sistem bir türlü yerine oturmadı. Yola çıktığı yol arkadaşları ile yollar kanlı bir şekilde ayrıldı.
Bu güçler arasında, fiili çatışmaya rağmen bölgesel atılacak adımlar, ülke sosyal yaşantısının ve iktisadi yapısının dayanacağı temel gibi konularda belirgin bir farklılık yok görüldüğü kadar. Çatışma sürece kimin önderlik edeceği üzerinden yürüyor.
Bir başka açı ise; Ülkede ki tüm kriz dönemlerinde, hükümetlerin yıkılışında en etkili kritere bakmaktır. Dış gücün ortalığı temizleme aracı olarak kullandığı piyasalarda parasal bir sarsılma yaşanmıyor. Buradan desteğin devam edeceği sonucu çıkartılabilir rahatlıkla.
Toplumun bütününü kucaklamaya dönük bir iki söyleme rağmen, kutuplaştırıcı söylem ve eylemliliklerin ön planda gözükmesi ise bu sürecin kolay olmayacağının işareti. Siyasal İslam, yeni bir uygarlık odağının inşasından söz ediyor. Bu konuda, iki seçenekten hangisine dayanacağı önemli bir sorudur. Bu seçenekler, üretimci, hoşgörülü, bilime ve eğitime önem veren Endülüs mü? Yoksa onu yıkan, safkan İspanyol arayan, bağnaz bir dinsel yoruma dayanan, paylaşımın p’sini bile barındırmayan İsabella’nın İspanyası mı?
Ama çarpıcı bir gerçek daha var ki, sürecin nasıl gelişeceğine doğrudan etki eder. Durumun ayırdın da olan ve ben sorunların çözümünde şöyle düşünürüm diyen bir muhalefet yok ülkede.
Dolayısıyla, yukarıdaki sorunun yanıtı, büyük ölçüde dış gücün tavrına bağlıdır esasen.
O ise kendi iç işleyişindeki gelişmeleri bekliyor gibi. Seçimler ve yeni başkanının göreve geleceği günü. Acele etmeleri için bir sebep de yok açıkçası.
Bölgede işler, iç çatışmalara rağmen kendi çizdikleri stratejik yolda yürüyor.

Pin It

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>